Ana içeriğe git

8 MART DÜNYA EMEKÇİ KADINLAR GÜNÜ!Devam oku     DÜN MADIMAK'I YAKTILAR, BUGÜN HER YERİ!Devam oku     21 MAYIS Soykırımdır, Sürgündür, Asimilasyondur!Devam oku     1 MAYIS’ta Emeğimizle ve Kimliğimizle Varız!Devam oku     KAFFED BAŞKANI YAŞAR ASLANKAYA’NIN AKP'YE TRANSFERİ HAKKINDA!Devam oku     MAHMUT ÖZDEN'in Katilleri Halka Açıklansın!Devam oku     EYT Tüm Toplumun Meselesidir!-Volkan DüzenliDevam oku     Bugün 30 Eylül: YAŞASIN ÖZGÜR ABHAZYA!..Devam oku     3. Havalimanı İşçileri Pervasızlığa İsyan Etti!Devam oku     12 Eylül Darbesi ve Darbe ÇocuklarıDevam oku     

 

Kimler çevrim içi

Şu an 0 kullanıcı ve 1 ziyaretçi çevrim içi.

Kimler yeni

  • cerkes19
  • Kamilatam
  • dorukb
  • Ozcan Sanbay
  • Arslanbay

Kullanıcı girişi

Ölenler, Mülteci Olanlar Hep Bizden!-Bahar Erdoğan

Türkiye'nin de içinde bulunduğu ‘Arap Baharı’ ülkelerinden Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri gibi Müslüman ülkelerin yine Müslüman olan Suriyeli mültecilere kapılarını kapatmaları, buna karşılık Hristiyan Avrupa'nın göçmenleri kabul etmeleri veya kabul etmek zorunda oldukları üzerinden yürüyen diyaloglar, tüm dünyanın gündemine oturdu. 
Bir süredir Avrupa`da yaşayıp bu toplumu daha yakından tanıyan biri olarak beni de söz konusu tartışma platformunun içine aldı. Ki, aslında hangi ülke sınırlarında yaşarsan yaşa, insan merkezli düşünebilen herkes üç aşağı beş yukarı ayni fikirler ekseninde birleşecektir.
Ortadoğu’yu ve özünde 'masum topluluk' diye niteleyebileceğimiz ülkemiz halklarını da içine alıp sınırlar ötesine yayılan, yıllar öncesinden kurgulanıp bir süredir kademe kademe hayata geçirilen senaryonun yanı başımızda ve hatta içimizde büyük bir kaosa dönüştürülmüş hali ile yüz yüzeyiz.
Amerika’nın da içinde olduğu Avrupalı Emperyalistler ile Müslüman Ortadoğulu iktidarların oligarşik politikalarının birleşerek oluşturdukları yönetenler birliğinin çıkarları ve yer kapma mücadeleleri için her türlü kirli taktikleri yarıştırarak başlattıkları ve devam ettirdikleri bir savaşın içerisindeyiz.
Baktığınızda savaş da denilemez aslında, o bilinen sınırları belli ülkelerin topları tüfekleri ve insan gücüyle çarpıştıkları, sonuçta anlaşmaların yapıldığı geçmiş savaşlara hiç benzemiyor. İnsanların ayrışıp, nedenlerini de bilmeden, sorgulamaya bile fırsat bulamadan aniden ve körü körüne birbirini katlettiği bir iç savaştır gerçekte yaşanılanlar.
Savaşları başlatan emperyalizmin baş aktörleri, ne hikmetse çoğunluğu Hristiyan Amerikalı ve Avrupalılardan oluşuyor. Coğrafyaları kana boğan, ezen ve daha çok sermaye akışını sağlamak için azgınca pastadan en büyük payı alma yarışında olan bu aktörleri, adalet ve vicdan yoksunu vampirlere benzetmek çok da akıl dışı olmasa gerek!
Kendi yağıyla kavrulan ve hatırı sayılır yerüstü-yeraltı kaynakları olmayan coğrafyalara “özgürlük ve demokrasi” getirmek için uğraşmazlar. Öyle ya, kanı sermayeye çevirebilmek için iştahlarını kabartacak zenginliklere yüzlerini dönmek zorundadırlar.
Baş aktör vampirler tek başına hareket etmiyor kuşkusuz. Günümüz şartlarında hiç tanımadıkları topraklara saldırıp, kısa sürede ezberimizdeki türden bir işgale dahi girmeden tüm sistemi alaşağı edip, işlerine yarayan bütün kaynakları elde edebilmeleri için kendilerinde var olan üstün ekonomik-teknolojik güçlerinin yeterli olamayacağını geçmiş tecrübeleriyle bilmektedirler. Zengin kaynaklara sahip Ortadoğu’da öteden beri sömürüye açık, teslimiyetçi ve yine ne hikmetse mütemadiyen çoğunluğu Müslümanlardan oluşan çıkarcı ve işbirlikçi anlayışa sahip oligarşik düzenin temsilcileri ile temasa geçip ağızlarına birer parmak bal sürmek suretiyle yönetenler birliğine dâhil etmektedirler. Böylece sözüm ona ‘gizli bir el’ düğmeye basarak, adı savaş olmayan iç savaş sürecini başlatmış olur.
İşbirlikçiler bu süreçte; her türlü iletişim, eğitim, inanç ve baskı araçlarını kullanarak, halkı halk yapan bütün değerlere saldırıp, kitlelerde bilinç ve akıl tutulması yaşatarak; umutsuz, boyun eğen, öz güvensiz, sindirilmiş, korkak bir halk yaratıp, emperyalistlerin ülkelerindeki düzene direnişsiz ve sorunsuz yerleşmelerinin zeminini sağlamaktadırlar.
Toplum her gün yeni bir krizle boğuşurken, işbirlikçilerin öznel hedef ve hırsları başarıya ulaşıncaya kadar zaten kadük olan ülke istikrarı da rafa kaldırılmaktadır. Böyle durumlarda bırakın monarşik sistemleri, parlamenter sistemler dahi bir anda işlevsiz hale getirilebilmektedir ( Demokrasinin beşiği Fransa`nın 1800lerin ikinci yarısında yaşadıkları gibi). Ya da günümüz Türkiye’sinde olduğu gibi parlamento ve onun oyuncağı demokratik seçimler yapıladursun, fiili yönetimin diktatörlük olması seklinde de yaşanılabilir.
Yaşanılan kaoslarda olduğu gibi çıkan iç savaşlardan da yine etkilenenler silahsız sivil vatandaşlardır. Şu anda Ortadoğu halkları açısından iç savaşın taşıdığı anlam sürgün, sefalet, can pazarı ve katliamlar silsilesinden başka bir şey değildir. Onlar için yaşamlarını idame ettirebilecekleri, kendilerine yeni yaşam alanları açabilmek için kan gölüne dönmüş ülkelerinden ve tüm acımasızlığıyla devam eden iç savaştan kaçış, sürgün hayatı başlamıştır. Daha öncesinde Afganlılar, Kürtler, Ezidiler gibi halkların yaşadığı dramın bir benzeri simdi de Suriyeliler mülteci durumuna düşürülerek yaşatılmaktadır. Mülteciler çıktıkları ölüm yolculuğunda sahillere vuran çocuk bedenleriyle dünya gündeminin konusu haline gelerek, ancak ölüm şekilleriyle dikkatleri yasadıkları acıların üzerine çekebilmişlerdir.
Yolculuklarını sağ salim sonlandırabilen, sürekli sömürgeciliğe boyun eğen, adalet ve özgürlük için ciddi mücadeleler verip kalıcı hale getirme bilincine sahip olamayan, ilerici devrimleri gerçekleştirememiş Ortadoğu Müslümanlarının karsısına, neredeyse son 500 yılını devrimlerle geçiren ve devam ettiren ‘çağdaş’ kültüre sahip, tarihinde köleliği doğuran inanç da dahil her türlü baskıya karsı başkaldırmış Avrupalı Hristiyan halkları var. Sonuç olarak bu insanlar, kendilerini savaşa sokan ülkelerin topraklarında alfabesi dahil dili, dini, yaşam tarzları, kültürleri kendilerinden tamamen farklı olan insanlarla ve ileride başka türden bir savaş ile karşılaşmak üzere yaşamak zorunda bırakıldılar.
Kaçış çözüm değil! Süreç böyle devam ederse önümüzdeki günlerde diğer başka ülkelerde de halklar mülteci konumuna düşürülecektir. Durum Türkiye için de pek iç açıcı gözükmüyor. Ortadoğu üzerinde uygulanan kanlı senaryolar bize de sıçramış olacak ki, her gün yeni ölümler ve acılarla sarsılıyor halkımız. Ülkemiz, Doğu sınırları içinde yaşanan çatışmalarda kardeş kardeşe kırdırılıyor, bombalar atılıyor, yoksul halkın evlatları öldürülüyor, her ölümde ‘şehit, gerilla, dinci, Alevi, Kürt, Türk, Çerkes’ vs. diye halk yeniden ayrışıyor ve birbirinden uzaklaştırılıyor. Ayrışmanın sorumlusu diktatör rejim ve parlamentodaki diğer partilerin halkın yanında olmayan politikalarıdır. Kürtleri temsil ettiği söylenen parti ve yapıların bazı aşamadığı engeller bir kenara, “sosyal demokrat” kimlikteki parti de olsa, milliyetçi söylemdeki parti de olsa, diktatörle/iktidarla birlikte yaptıkları politikalar ve eklenmiş politikalar demek ki bizleri adım adım savaşa sürüklüyor, tıpkı Ortadoğu’daki gibi..
Ve tıpkı Çerkes halkının tarihi gerçekleri gibi.. Zorunlu baskı ve zulüm ile anavatanlarından sökülüp, tanımadığı topraklara sürülmeyi en iyi bilen halklardandır Çerkesler.. Kafkasya Halkları, 1864 sürgünün başladığı tarihe gelinceye  kadar Çarlık Rusya’sının hâkimiyetin kabul etmek yerine  kendi vatanlarında başı dik özgür halklar olarak yaşamak için yüzyıllar süren kanlı mücadelelere girmişlerdir. O dönemde diğer coğrafyalara da hükmeden  dünyanın sayılı gücüne karşı diğer ülkeler, tıpkı günümüz ülkeleri gibi bu katliama gözlerini kapatıp, Kafkas halklarını yalnız bırakmışlardır. Kültürleri benzer de olsa farklı dilleri ve yönetim şekilleri olan Kafkas halklarının ötekileşme ve ayrışma yaşamadan topyekûn verdikleri bir mücadele olduğu içindir ki direniş yüzyıllar sürmüştür. Kafkas halkları, soykırım ve sürgün ve sonrası yok olmamak için geçmişten gelen zengin değerlerini günümüz değerleriyle harmanlayarak yaşatıp, sonraki nesillere aktarma  mücadelesi veren  sürgün çocuklarıdırlar... En iyi onlar bilir kanlı sürgün/göç yollarını,  en iyi onların bilincinde ve yüreğinde vardır boyun eğmemek ve en iyi onlar anlar yalnızlaştırılmayı, mülteciliği, sürgünü ve sonrası yaşanacak mücadeleleri… 
Ezilen yoksul halkların demokratik hak ve özgürlüklerine kavuşabilmesi için, daha karanlık günlere gebe kalmamak ve çocuklarımıza sağlıklı, huzurlu ortamlar yaratabilmek için, barış için, kapımızdaki savaşı kovmak için; etnik mücadele vermek yerine, emeğe ve kimliklere saygı çerçevesinde, ileri düşünceli aydın birey ve yapıların önderliğinde, insana yakışır şekilde konuşup, birlikte davranıp, barışçıl yöntemleri hayata geçirebilmeliyiz.
Yoksa Müslüman, ateist, Alevi, Sunni, Çerkes, Rum, Türk, Kürt, Laz olsun ölenler, mülteci olanlar, acı çekenler “bizden-sizden” değil, hep bizden, hep ezilen halklardan olacaktır.
Bahar Erdoğan (07.09.2015)
Premium Drupal Themes by Adaptivethemes